MEVLANA & SEVGİ

10/6/2009 -Kategori: MEVLANA

Image Hosted by ImageShack.us

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Mevlana Celaleddin-i Rumi

12/1/2009 -Kategori: MEVLANA

 

MEVLANA

Mevlana (1207-1273)

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan yöresinde, Belh şehrinde doğmuştur.

Mevlâna'nın babası Belh şehrinin ileri gelenlerinden olup sağlığında "Bilginlerin Sultanı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahaeddin Veled'dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'l-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'ten ayrıldı.

Sultânü'l-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış Mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmıştır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'l-Ulemâ Nişâbur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâbe'ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldi. Karaman'da Subaşı Emir Musa'nın yaptırdıkları medreseye yerleşti.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldı. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adında iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun' u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim Çelebi adlı iki oğlu ve Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolu'nun büyük bir kısmı Selçuklu Devletinin egemenliği altında idi. Konya ise bu devletin başşehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve devletin hükümdarı Alâeddin Keykubad idi. Alâeddin Keykubad, Sultânü'l-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled, sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin onu muhteşem bir törenle karşıladı ve ona ikametgâh olarak Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni tahsis etti.

Sultânü'l-Ulemâ, 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi seçildi. Günümüzde müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'na bugünkü yerine defnedildi.

Sultânü'l-Ulemâ ölünce talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Medrese kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'te "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkubi ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadrettin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Siraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

 Mevlana ve Mevlevilik



Mevlevilik; tamamen sevgi ve hoşgörü üzerine kurulmuş bir müessesedir. Hazreti Mevlâna, yaradana gönül veren, bütün dünyadaki yaratıkları yaradandan ötürü sevmeyi ve bizlere sevgiden söz etmeyi öğreten bir aşk piridir.

Denizi bir testiye dökersen ne kadar alır?

İşte deniz nasıl testiye kabın genişliği kadar sığarsa Mevlâna da kelime kalıplarına ve bizim idrakimize, istidadımız nisbetinde sığar. Zaten Mevlâna en kuvvetli, en üstün idrakin de ötesindedir.

Kendi varlığından geçerek Allah'ta fani olmak; yani Allah'a tam bir gönül bağlamak Allah'a giden en kısa yoldur. Gönlünü Hakk'a vermiş bir insanın artık kendi benliği kalmamıştır. Onun her zerresinden işleyen Allah'tır. Böylece o kişi nefsine uyup başkasına zarar verecek kötü işlerde bulunmaz. Allah ahlakına bürünmüştür. Hz. Muhammed ve Hz. Mevlâna bize bu vasıflarıyla örnek olmuşlardır. Mevlâna cihana sığmayan hudutsuz bir varlıktır. İnsana insanı öğretendir. Her şeyin insanda olduğunu ve tüm evrenin insanın emrine verildiğini öğretendir.

İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir ve sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlâna Celâleddin-i Rûmi, müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi bir güneştir. Onun insan düşüncesine verdiği en büyük mesaj Aşk, Sevgi ve Birliktir.

O, hiçbir şeyi inkar etmez, ama her şeyi birleştirir, bütünleştirir ve sevdirir. O kimseyi ayrı görmez; Çünkü O, herşeyin Allah'ın zuhur ve tecellisi olduğunu bilir ve bunu gönlüne ve insan aklına hâl olarak yansıtır. Her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hz. Mevlâna sevginin, barışın, kardeşliğin, hoşgörünün sembolüdür.

MESNEVİ



Özellikle Arap, Fars ve Osmanlı edebiyatında kendi aralarında uyaklı beyitlerden oluşan ve aruz ölçüsüyle yazılan şiir biçimidir.  
 
Arapça'da "müzdevice" denilen mesnevi türü ilk olarak 10'uncu yüzyılda İran edebiyatında ortaya çıkmıştır.

Türk edebiyatına girişi 11'inci yüzyılda Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı yapıtıyla başlar.  
 
Her beytinin ayrı uyaklı olması yazma kolaylığı sağlar. Bu nedenle uzun aşk öykülerinde, destanlarda mesnevi kullanılmıştır. Mesnevi bir eser başlıca tevhid, münacat, na't, miraciye bölümlerinden oluşur.  
 
Mesneviler aşk mesnevileri, dinsel-tasavvufi mesneviler, ahlaksal ve öğretici mesneviler, savaş ve kahramanlık konusunu işleyen gazavatnameler, bir kentin güzelliklerini anlatan şehrengizler ve mizahi mesneviler diye ayrılabilir.

Mevlâna'nın zamanına gelinceye kadar bu şekilde edebî  bir terim olarak çağrışım yapan "Mesnevî" kelimesi, Mevlâna'nın mesnevî nazım türünde yazdığı ve bizzat adını Mesnevî olarak kendisinin koyduğu eseri, günümüzde de olduğu gibi yazıldıktan hemen sonra bile mânâ değiştirip, tereddütsüz Mevlâna'nın Mesnevî'sini akla getirmiştir. 

Mesnevî Nasıl Yazıldı?                                                           
 
Mevlâna, özellikle; Şems ve Selâhaddin-i Zerkûb'un ardından kendisine halife seçtiği Hüsâmeddin Çelebi'nin ısrarlarına dayanamayarak Mesnevî'yi söylemeye, Çelebi de yazmaya başlar. Mevlâna'nın ölümünden 45 yıl sonra onun ve ailesinin menkıbelerini yazmaya başlayan Ahmed Eflâkî (ö.1360), Mesnevî'nin yazılmaya başlanmasını Dergâhın Mesnevîhânı Sirâceddin'in dilinden şöyle anlatır:  
 
"Hüsâmeddin Çelebi, bir gece Mevlâna'ya gelerek onunla baş başa kaldığı sırada baş koyup dedi ki "Gazel divanı çoğaldı, bunların sırlarının nurları deniz ve karaların, Doğu ve Batı'nın her tarafını kapladı. Allah'a hamdolsun bütün söz söyleyenler, bu sözlerin yüceliği karşısında şaşakaldılar. Eğer Senâî'nin İlâhînâme (Hadîka) tarzında ve Mantıku't-tayr'ın vezninde bir kitap yazılsa bu, bütün insanlar arasında bir hatıra olarak kalır; âşıkların ve dertlilerin can yoldaşı olur. Bu son derece büyük bir merhamet ve inayet olacaktır. Bu kulunuz da ister ki değerli dostların yüzlerini sizin kutlu yüzünüze çevirip başka bir şey ile meşgul olmasınlar.
 
Bunun üzerine Mevlâna, hemen mübarek sarığının içinden küllî ve cüz'î bütün sırları açıklayan bir cüz çıkartıp, Çelebi Hüsâmeddin'in eline verdi. Bunda Mesnevî'nin başında bulunan on sekiz beyit yazılı idi:  
 
                         Bi'şnev în ney çun şikÂyet mî-koned 
                         Ez-cüdâ'îhâ hikÂyet mî-koned 
 
                         Der-ne-yâbed hâl-i puhte hîç hâm 
                         Pes suhen kûtâh bâyed ve's-selâm 
 
                         Bu neyi dinle, nasıl şikayet ediyor; 
                         Ayrılıkların macerasını nasıl anlatıyor. 
 
                         Ham kişiler, hiç olgunların halinden anlar mı? 
                         O halde sözü kısa kesmek gerektir, vesselâm." 
 
Mevlâna da Çelebi Hüsâmeddin'e cevapla, böyle bir eser yazmasının Allah'ın gayb âleminden kendisine ilham olunduğunu belirtir; ve böylece Mesnevî'nin söylenmesi ve Çelebi vasıtası ve ricasıyla yazılmasına başlanmış olur. 
 
Ne Zaman ve Kaç Yılda Yazıldı?                                         

Mevlâna'nın diğer eserleri gibi Farsça söylenip yazılan VI ciltlik Mesnevî'nin I.Cildine 1259 yılında başlanıp 1263 yılında tamamlandı. II. cilde başlanmak üzere iken Hüsâmeddin Çelebi'nin eşi vefat etti ve Mesnevî'nin yazılması iki yıl kadar beklemede kaldı. Çünkü; Mesnevî, Mevlâna tarafından sabah-akşam, semâ-sohbet, otururken-ayakta demeden söyleniyor ve Hüsâmeddin Çelebi tarafından da yazılıyordu. 
 
Hüsâmeddin Çelebi, eşinin ölümünden iki yıl sonra tekrar Mevlâna'nın huzuruna gelerek vazifesine devam etmek istediğini belirtti. Böylece 14 Mayıs 1264 günü tekrar başlanan Mesnevî'nin kalan V cildi , hiç ara vermeden 1268 tarihinde  tamamlandı. 
 

Konuları, Kaynakları ve Amacı                
Mesnevî'nin konuları hakkında birkaç cümleyle fikir beyan etmek oldukça zordur. Çünkü Mesnevî'de hemen hemen akla gelebilecek her konuda bilgi verilmiş; Âyet, Hadis ve hikayeler yoluyla da bu bilgiler daha iyi aktarılmaya çalışılmıştır. 
 
"Kur'ân'ın tefsiri" ve "Allah âşıklarının kitabı" olarak da nitelendirilen Mesnevî, Mevlâna'ya göre hakîkate ulaşma ve yakîn sırlarını açma hususunda din temellerinin, temellerinin temelidir. İşte Mevlâna bu amaç doğrultusunda hikmetli sözleri ve gizli sırları açarken sıkça hikâyelere başvurur; bu hikayelerin arasında başka bir konuya girer, sonra tekrar başladığı hikayeye geri dönerek öğütler içeren beyitleri sıralar; bununla da yetinmez, Âyet ve Hadis-i şeriflerden delil getirerek vermeye çalıştığı fikirlerin iyice anlaşılmasını amaçlar

Mesnevî, birçok âlim, edip ve şair tarafından tercüme edilmekle birlikte Mevlevî olsun olmasın birçok şaire de ilham teşkil etmiş ve adeta bir "Mevlevî Edebiyatı"nın doğmasına sebep olmuştur

MESNEVÎ' DEN SEÇMELER, ÖZLÜ SÖZLER, NASİHATLAR

Ekmek! Ama hem az, hem de helâlinden! 
Sen gözyaşı zevkini nereden bilirsin? Gök görmedikler gibi ekmeğe âşıksın. 
Karnından ekmeği boşaltırsan, ululuk incileriyle doldurursun. 
Nur ve kemâli, artıran lokma, helâl kazançtan elde edilen lokmadır. 
Hiç buğday ektin de arpa bittiğini gördün mü? 

Balık baştan kokar!.. 
Yöneticilerin huyu halkına da tesir eder... 
Yönetici bir havuza benzer; halk da bu havuza bağlı bu boruları gibidir. 
Eğer havuzdaki su pis olursa, borulardan da aynı bu su akar. 
Sen bu sözün mânâsına dal, adamakıllı dikkat et, iyice düşün bakalım!..  

Gerçek makam bizim makamımız 
İnsanlar makam ve derece için aşağılıklara katlanır, bayağı hallere düşer; yücelik ümidiyle aşağılık şeylerden lezzet alır. 
 
On günlük makam için alçaklığa katlanırlar; gam ve kederle boyunlarını ip gibi ipince bir hale sokarlar . 
Nasıl oluyor da benim bulunduğum yere, bu yücelikle, aydın bir güneş olduğum mekâna gelmiyorlar? 
Bana yapışın da doğan olun; eğer baykuşsanız bile doğan kesilin! 

Mal-mülk, makam; ama sonuç!.. 
Sığır, kasapların ne yapacağını bilseydi, hiç onların peşine düşer, dükkana gider miydi? 
Veya kasapların elinden kepek yer miydi? Yahut da onların gülücüğüne aldanıp, onlara süt verir miydi? 
Hatta ot yese bile, niçin beslendiğini bilseydi, hiç otu hazmedebilir miydi? 
Şu halde bu âlemin direği gafletten, bilmezlikten ibarettir. Devlet (maddî manevî zenginlik) "Dev" (koş) kelimesiyle "let" (dayak) kelimesinden meydana gelmiştir. 
 
Önce koş; koş da sonundaki dayağa bak! Bu yıkık yerde (dünyada) devlet sahibine eşekcesine ölümden başka bir şey yoktur. 

Herkesin doğrusu kıyamette ölçülür! 
Tüm insanlar bir hayale kapılmış, bir bucağı eşelemekte. Biri define bulmak için bir köşeyi kazmakta; 
Bir başkası papaz olmak için kiliseye kapanmış; bir başkası da hırs içinde ekine, tarlaya koşmuş, 
Bir diğeri cin çağırmakla meşgul, gönlünü aklını kaybetmiş; öbürü yıldız bilgisine kapılıp nalı yıldızın üzerine koymuş, fal bakmada. 
Bunların her biri, bir diğerine bakıp "Ne iş yapıyor bu" diye hayret etmede; her biri bir diğerinin işini boş bulmada. 
Bunların hepsi can kıblesini kaybetmişlerde onun için herkes bir tarafa yönelmiş; 
Nitekim bir bölük insan da kıble nerede, diye arar; bir hayale kapılıp her tarafa döner, durur. 
Sabah olup da Kâbe göründü mü gerçekten kimin yolunu kaybettiği anlaşılır. 
Bu şuna benzer: Hani, dalgıçlar denize dalar, denizin dibinde aceleyle ellerine ne geçerse toplarlar ya! 
 
İnci bulurum ümidiyle onu bunu torbalarına doldurur; 
Fakat o koca denizin dibinden çıktılar mı iri ve kıymetli inci kimin torbasındaysa meydana çıkar. 
Birinin küçük bir inci, diğerinin sadece taş parçaları veya boncuk olduğu anlaşılır. 
İşte, kıyamet günü de buna benzer; onları bu gaflet uykusundan uyandırıp, iyiyi, kötüyü, kimin ne topladığını ortaya çıkarır. 

Ölüm gelmeden yoldaşını iyi seç! 
Zamanede sana üç yoldaş vardır. Biri vefâkârdır, diğer ikisi ise gaddar : 
Biri dostların, öbürü malın-mülkün, üçüncüsü ise iyi işlerin ki, vefalı olan budur. 
Öldüğün vakit, malın seninle beraber gelmez, evden dışarı bile çıkamaz; dostun gelir, ama sadece mezarının başına kadar. 
Fakat yaptığın işler vefakârdır; onlara iyice sarıl ki mezarının içine kadar seninle gelen onlardır. 
Ama!.. Eğer amelin iyiyse, orada sana dost olur; kötüyse yılan kesilir. 

Evlâdın hayırlısı 
Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğlunun iki gözünden su alır, gıdalanır. 
Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine kadar akar gider. 
Anayla babanın gönül ve hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir... 
Kaynak (oğul) kötü olursa o ağacın dalları, yaprakları da kurur; 
Çünkü o, oğlun vücut kaynağından sulanıp, gıdalanıyordu. 

Ey gafil insanlar! Nice, canınıza eklenmiş böyle su kaynakları var, bilir misiniz? 
Koyunun kurttan kaçmasına şaşılmaz; şaşılacak şey koyunun kurda gönül vermesidir.
 
-İnsan dostunu göremiyor, ayırt edemiyorsa kör olsun daha iyi.

-Maksada sabırla erişilir, aceleyle değil! Sabret, doğrusunu Allah daha iyi bilir. 
-Çalışıp, kazanmak define bulmaya engel değil ya! Sen çalışmana devam et; eğer nasibin varsa define de arkandan gelsin.  

Otu ha çağırmışsın, ha çağırmamışsın ne fark eder? Ayağı toprağa çakılmış kalmıştır.

Kıyamet kurban gününe benzer; Mü'minlere bayram, öküzlere ise helâk olma günü

Sema Gösterisi

Ölüm gününü Hakka vuslat; "Dügün Günü" sayan büyük Mevlâna'dan sonra, oglu Sultan Veled ve yakinlari tarafindan, Mevlâna'nin fikir yapisi ve düsünceleri üzerine (Mevlevî Tarikati) kurulmus ve bu edep erkân yolunu izleyenlere (Mevlevî) denilmisti.

Mevlevî kelimesi Mevlâna'ya nispeti ifâde etmekle beraber, Kur'an-i Kerîm'deki (Nereye dönersen Allah'in likâsini görürsün) anlaminda olan (tevellû) kelimesiyle ilgilidir.

Mukabele denilen Semâ gösterisi, Mevlevî Dergâhi'nda, semahânelerde Mutlak Kemâl ve Hakka Vuslat yolunun derecelerini sembolize eder. Mukabele, en küçük teferruatina kadar tesbit edilmis usûl ve erkânla yapilir. Semahânelerde neyzen, kudümzen, âyinhan ve naat hanlar gibi musikî erkâninin bulundugu ve siralarina göre yerini aldigi mutrib'in önünde sema meydani , onun da tam karsisinda seyh postu vardir. Post'un ucundan semâhâne girisi ortasina kadar uzandigi farz edilen mevhum çizgiye (hatt-i istiva) denir. Bu, gerçege ulasan, Vahdet'e giden en kisa yoldur. Bu çizgi aslâ çignenilmez.


Seyh ise, bütün ilâhi sifatlara mazhar olan ve postun-da Mevlâna'yi temsil eden Hak ilminin ve Hakikat-i Muhammedi'yenin mümessilidir. Post, en büyük manevi makamdir ve kirmizi renklidir.

Mutrib erkâni, semâzen ler ve seyh efendi yerlerine oturduktan sonra, mukabelede ilkin Naathan tarafin-dan (Na'at-i Serif) okunur. Bestekâr Itri'nin besteledigi Na'at'i Mevlâna, Hazret-i Peygamber'e en içli seslenislerle bir övgü olup (Yâa Hazret-i Mevlâna, Hak dost....) diye baslar. Sonra ney taksimine geçilir, Ney, asil vatani olan kamisliga özlemini dile getirir. Ney, insan-i kâmil'in sembolüdür ve yanik, içli sesiyle Hakk'a vuslatin özlemini çeker. Bundan sonra Sultan Veled devri denilen (Devr-i Veledi) baslar. Musikînin temposuyla, âdâb ve erkân üzere semâhâne ortasinda seyh, dergâh erkâni ve Semazenlerle üç devir olan bu merasim, karsilikli görüsmek, yâni bas kesmekle veya cemal cemale niyâz etmekle, mutlak varligin kemâl zuhurunu dogrulamaktadir.

Semâ'zenlerin basindaki külâh, mezar tasina, sirtindaki hirkasi mezarina, tennûresi de kefenine isarettir. Onlar dünyadan soyunmus, gayb âleminin ask pervaneleridir. Esasen, semahânenin sagi görünen, bilinen âlemdir, solu da görünmeyen bilinmeyen mânâ âlemi... Semazenler mânâ âleminin mânâ erleridir.

Devr-i Veledi ölümden sonra dirilmeye, seyh'in rehberligi ve irsâdiyle, ebedi hayata yönelmeye isarettir. Üç devir, Tasavvufa (ilmel yâkin) yâni Hakk'i ilimle bil-meye, ikinci devir, (aynel yâkin) yâni görmeye, üçüncüsü de (Hakkel yâkin) yâni Hakk'la bir olmaya delâlet eder.

Seyh birinci devri tamamlarken, kidemce en geri ve en genç, nevniyaz denilen semazenle karsi karsiyadir. Birbirine bas keser ve böylece tevazuu en belig sekilde ifade ederler. Bu karsilikli görüsme aynca birbirinin gönül kiblesine secdeye varistir. Üçüncü devir sonunda, seyh postuna geçer, semazenler de yerlerini alirlar.

Devr-i Veledi'den sonra gösteri baslar. Semazenler usulünce hirkalarini çikarir yâni dünyevi gâilelerden soyunur, mezarlarindan siynlirlar. Bu sira seyh postun önüne dogru yürür, bas keser ve herkes ona uyar. Semazen basi ilerleyerek seyhin sag elini öper, seyh de onun sikkesini... Bu sema'a destur, yâni izin almaktir. Bundan sonra birer birer semazenler seyhle görüsür ve sema'a kanat açarlar. Sema ederken kol açan semazenin sag eli dua eder gibi yukariya, sol eli asagiya açiktir. Bu Hakk'tan alir, halka saçariz, hiç bir sey'i kendimize mal etmeyiz, görünüste var olan, vasitalik eden bir suretten baska bir sey degiliz.) anlamina gelmektedir. Bir baska ifadesiyle de (Göge agariz, yere yagariz, varligimiz Hakk'in rahmetinde yok olmustur) demektir. Semazenler hem kendi etrafinda döner, hem de meydani devrederler. Feleklerin, gezegenlerin, yildizlarin ve dünyanin, günesin câzibesiyle hem kendi etrafinda, hem de günesin etrafinda devrettikleri gibi... Sema, bütün âlemlerin günesi Tanri'nin huzurunda bir devri âlem'dir.

Esasen sema; gerçek varliga ulastiran, insani kendinden geçiren bir cezbe vasitasi, kendinden geçen kisinin can sarhoslugudur. Mevlânamiz'in ifadesiyle (ask'a kavusmak, bulusmak sultanligi için, perdeleri kaldirip içeriye girmek devleti için, can elbisesidir. )

Semânin birinci devresi, âlemleri seyretmedir. Hakk'in büyüklügünü ve yüceligini idrâktir. Bundan sonrasi (Selâm) olarak tecelli eder. Birinci selâmdan âsiklar, süphelerden kurtulur. Tanri'nin birligine imân eder. ikinci selâm Vahdet'i Tanri birligini görüs hâline getirmedir. Üçüncüsünde âsiklar, görüslerini bilis ve olus mertebesine ulastirirlar. Bu devrede âsiklar, kendilerini, mutlak varligin kemal duraginda yitirmis, yok ol-muslardir. Son dördüncü devrede Vahdet duraginda ayak direyerek kendi merkezleri çevresinde devrederler.

Semazen basi semâ'i idare eder. Semâzenler onun ayak ve bas isaretlerine göre durumlarini ayarlarlar.

Semâ'nin üçüncü selâminda seyh de sem'â girer. Hatt-î istivâ'nin ortasinda sema eden seyh, süphesiz burada Mevlâna'yi temsil etmektedir. Seyh, semâ'dan sonra yavas yavas ilerler, posta varmasiyla semâ da sona erer.

Kaynaklar:

 www.kultur.gov.tr

 www.toplumdusmani.net/ modules/wordbook/entry.php?entryID=3596

www.cellotin.com/forum/edebiyatturkce/mevlananin_mesnevisi-t6737.0.html - 66k -

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki - Sonraki »

Çiçeğe Durmuş Kiraz Ağaçlarını İzlemek Sizi de Mutlu Eder mi?

Merhaba, Lise yıllarındayken her ne kadar birbiri ile hiç ilgisi olmasa da, haber spikeri, psikolog yada bankacı olmayı istemiştim.Çok şükür Allah bana sevdiğim bir kurum da sevdiğim işler den birini yapmayı nasip etti, bankacı oldum.Yazdığım şiirler, yazılar, okuduğum kitaplar dan yada biryer de duyup hoşuma gittiği için not ettiğim sözler birikince de, keşke gazete de bir köşem olsa da bunları başkalarıyla da paylaşabilsem diye düşünmeye başlamıştım.Derken bu bloğu oluşturmaya karar verdim.Hepimiz yoğun çalışan insanlarız.Hayat şartları da ne yazık ki çok zor.Bu neden le benim bloğum da sinire, strese yer olmayacak.Can sıkıntısına mola vermek isteyenler tıklasın lütfen...Kendi ile ve çevresi ile barışık mutlu bir insanım aslında, fakat hüzünlü yanımım da ağır bastığı olur bazen.Bu nedenle zaman zaman bir parça hüzün bulabilirsiniz bloğum da.Ben zevkle hazırladım.Umarım sizde bloğumda dolaşırken zevk alırsınız.Yapıcı her türlü eleştiri ve yoruma açığım.Yorumlarınızı bekliyor hepinize mutluluklar diliyorum. Sevgilerimle... Güngör Ekinci

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro